Kingdom Come: Deliverance (KCD) hakkında şunu söylemeliyim ki; karşımızda muazzam bir Orta Çağ rol yapma oyunu var. Gerek tarihi işleyişi gerekse rol yapma öğeleriyle oyun o kadar keyif veriyor ki anlatamam. Eğer Orta Çağ temasına ve tarihe ilginiz varsa bu yapıma kesinlikle bakmalısınız. Gerçekten derin bir hikayesi ve eğlenceli yan görevleri bulunuyor. Ayrıca oyundaki hırsızlık, avcılık ve simya gibi mekanikler oyuna çok büyük bir renk katıyor. Birçok insanın eleştirdiği dövüş sistemi bence oyuna ayrı bir hava katmış. Özellikle 1v1 savaşlarda mekanikler çok keyifli olsa da, çok kişiye karşı dövüşürken sistemin biraz saçmaladığı bir gerçek. Yine de oyunun size hissettirdiği gelişim duygusu ve karakterinizin güçlenişi takdire şayan. Bu olumlu yönlerine rağmen, KCD maalesef çok basit hataları ve eksikleri olan bir oyun. Kayıt (save) sisteminin zor olması gerektiğini düşünsem de (sürekli kayıt almak gerçekçiliği bozar ve risk duygusunu azaltır), teknik hatalar veya saçma ölümler yüzünden 1-2 saat önceki kayda dönmek zorunda kalmayı 4-5 defa yaşadım. Bunun dışında uyurken veya beklerken geçen sürelerin neden bu kadar uzun olduğunu anlamış değilim; oyun süremin yaklaşık 3-4 saati sadece bu bekleme ekranlarında geçti. Son olarak, görevler arası mesafelerin gereksiz uzun olması oyunun akıcılığını baltalıyor. Harita gereksiz büyük ve çoğu şehre uğramıyoruz bile. Görevlerin sürekli bir yerden bir yere gitmek üzerine kurulu olması bir noktadan sonra yorucu oluyor. Gerçekçilik konusunda ise; yemeklerin bozulması gibi detaylar sıkıntı yaratmasa da (her yerde bulabiliyorsun), her şehirde hamam veya zırh ustası gibi temel hizmetlerin bulunmaması bizi sürekli yollara düşürüyor. Uzun lafın kısası; KCD bu basit teknik ve lojistik sorunları aşabilmiş olsaydı gerçek bir başyapıt olurdu. (Not: Bu yorum 30 saatlik, mod kullanılmamış saf deneyime dayanmaktadır.)
Korku oyunlarından pek haz etmeyen biri olmama rağmen, Resident Evil Village benim için oldukça keyifli bir deneyimdi. Oyunun korku dozu tam kıvamında; hikayesi ise oyuncuyu içine çeken bir etkiye sahip. Bazı boss savaşlarının durağanlığı ve eşya inceleme mekaniği gereksiz ve yer yer sıkıcı olabiliyor. Ayrıca bulmacalar biraz fazla basit kalmış; yan odadaki bir tarihin hemen diğer odadaki şifreyi çözmesi gibi durumlar derinliği azaltıyor. Kusursuz bir yapım olmasa da, korku türünü sevmeyenlerin bile şans vermesi gereken, başarılı bir deneyim sunuyor.
PEAK, oldukça ilginç bir konsepte sahip. Bir ekiple toplanıp dağa tırmanmak başta basit bir fikir gibi görünse de, oyunu oynarken aldığınız keyif gerçekten bambaşka. Özellikle ekip çalışması gerektirmesi ve tırmanış sırasında acemi arkadaşlarınıza yardım etmek, eğlenceyi iki katına çıkarıyor. Oyunda zirveye ulaşmaya çalıştığımız beş farklı harita bulunuyor; zorluk seviyesi tam kıvamında ayarlanmış ve sunduğu çeşitlilik oyuncuyu tatmin etmeyi başarıyor. Buraya kadar her şey çok keyifli olsa da, oyunun uzun vadede bir zayıf yönü var: Sürekli oynandığında bir noktadan sonra kendini tekrara düşmeye başlıyor. Bu yüzden PEAK, her gün saatlerce oynanacak bir yapımdan ziyade, arada bir arkadaşlarla girip keyifli vakit geçirmek için çok daha iyi bir tercih olacaktır. Eğer ekipçe eğlenmek istiyorsanız kesinlikle şans vermelisiniz.
Inside gerçekten güzel bir deneyim sunuyor, ancak aldığı devasa övgülerin tamamını hak edip etmediği konusunda emin değilim. Aslında bu durum tamamen beklentiyle alakalı. Oyunun atmosferi, yaşattığı deneyim ve bulmacaların kalitesi gibi güçlü yanlarına söylenecek pek bir söz yok; teknik anlamda oldukça başarılı bir yapım. Fakat tüm bunları bir araya getirdiğimde, kendi adıma Inside'a ancak ortalama bir oyun olarak bakabiliyorum.Eğer daha önce Limbo’yu sevdiyseniz veya türün diğer örneklerinden keyif alıp benzer bir arayışa girdiyseniz, Inside tam size göre bir tercih olacaktır. Ancak türün özel bir meraklısı olmayan ortalama bir oyuncuysanız, bu oyun sizin için de "ortalama" bir deneyimden öteye geçmeyebilir. Günün sonunda kötü bir tarafı olmasa da, herkesin bahsettiği o "başyapıt" hissini bana tam anlamıyla geçiremedi.
Detroit: Become Human, şüphesiz seçim tabanlı oyunlar arasında en iddialı yapımlardan biri; ancak oyuna dair beklentim çok yüksek olduğu için bazı noktalarda hayal kırıklığı yaşadım. Oyun, çok fazla seçenek sunmasına rağmen eğer ortalama kararlar veren bir oyuncuysanız, sizi herkes için benzer olan "iyi" sonlara çok kolay ulaştırıyor. Kötü yolları deneyimlemek için kasten kötü seçenekleri seçmek ise bende gerçek bir duygu yaratmadı; sanki o yolu zorla seçiyormuşum gibi **** büyük eleştirim ise kararların ağırlığıyla ilgili. Bir yerde hata yapsanız bile oyun size bunu toparlamanız için sürekli yeni şanslar tanıyor. Hikayenin gerçekten değişmesi için üst üste çok fazla hata yapmanız gerekiyor. Bu durum, iyi son istiyorsanız iyiye, kötü son istiyorsanız kötüye gitmenizi fazla mekanik bir hale getiriyor. Karakterlere gelirsek; Kara ve Alice favorilerimdi, aralarındaki bağ çok güçlüydü. Aynı şekilde Connor ve Memur Hank arasındaki ilişkinin gelişimi de harikaydı ancak aynı samimiyeti Markus karakterinde bulamadım. Sonuç olarak, Quick-Time Event (QTE) sahneleri oyuna büyük bir heyecan katıyor ve prodüksiyon kalitesi gerçekten çok yüksek. Eğer seçimli rol yapma oyunlarını seviyorsanız kesinlikle listenizin başında olmalı; ancak her seçimin kaderinizi kalıcı olarak değiştireceği beklentisine girerseniz oyunun bu "affedici" yapısı sizi de biraz şaşırtabilir.
Brawlhalla, oynaması tamamen ücretsiz bir dövüş oyunu. Oyunun profesyonel veya rekabetçi tarafı hakkında detaylı bir yorum yapamayacağım ancak işin içine arkadaşlar girdiğinde inanılmaz keyifli bir deneyime dönüşüyor. Oyunun sizi çeken birkaç temel noktası var: Dövüş mekanikleri oldukça akıcı, bu da oyunu anında "oynattırıyor". Ayrıca gerek orijinal karakterleri gerekse popüler kültürden yaptığı eğlenceli işbirlikleriyle geniş bir karakter yelpazesi sunuyor. Brawlhalla, "öğrenmesi kolay, ustalaşması zor" tabirinin tam karşılığı. Temel mekanikleri hızla kavrayabilirsiniz, ancak oyunda gerçekten iyi olmak için zaman harcamanız gerekir. Kısacası, özellikle arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde eğlenmek için bir oyun arıyorsanız, Brawlhalla kesinlikle şans vermeniz gereken güzel bir seçenek.
Celeste kesinlikle bir başyapıt. Platform oyunu denince akla ilk gelecek yapımlardan biri. Gerek grafikleri, gerek oynanışı, gerekse müzikleriyle her şeyi o kadar iyi yapıyor ki; oyuna hayran kalmamak elde değil. Oyunun zorluk seviyesi tam tadında. Kaybetmek veya sürekli ölmek sizi soğutmuyor, aksine 'öldükçe oynayasınız' geliyor. Aynı durum çilek toplamak için de geçerli; o meydan okuma ve rekabet hissini size çok iyi veriyor. Hikaye ilk bakışta çok ön planda gibi durmasa da, arka planda insanın iç dünyası ve psikolojisiyle ilgili derin bir anlatım var. Kısacası; eğer bir platform oyununa başlamak istiyorsanız, bu kesinlikle Celeste olmalı.
Hidden Folks, gerçekten çok emek verilmiş bir oyun. Harita ile etkileşime geçmek ve bir şeyler bulmak oldukça keyifli. Tatlı ses efektleri de oyuna ayrı bir renk katıyor. Ancak ilerleyen bölümler fazlasıyla büyük ve yorucu olabiliyor. Ayrıca oyunda yapacağınız tek şey bir şeyler bulmak, bu da her oyuncuya hitap etmeyebilir. Yine de günün sonunda kesinlikle denemeye değer bir oyun.
Kamaeru, maalesef sadece 10 dakika dayanabildiğim bir oyun oldu. Kötü kontroller, kötü optimizasyon derken 10 dakika içinde oyun iki defa çöktü. Ayrıca oyun çok amaçsız ve sıkıcı geldi. Üzgünüm Kamaeru… (Puanı hak edecek tek şey sevimli kurbağalar ve tatlı grafikleri.)
Senua’s Saga: Hellblade, gerçekten harika bir açılış yapıyor. Açılıştan sonra büyük bir heyecanla devam ettim ama ne hikâyesi ne de olayları beni içine çekebildi. Oynanış ise sadece geri kaç ve vur mekaniklerinden ibaret kalmış. Hatta belirgin bir hikâyesi var mı ondan bile emin olamadım. Zihnimizdeki sesin sürekli boş boş direktifler vermesi de bir süre sonra sıkıcı geldi. Sonuç olarak oyun maksimum 1 saat dayanabildiğim bir deneyim oldu.
Civilization VI, grand strategy denince akla gelen ilk oyunlardan biri. Hatta Tunapamir’in dediği gibi “modern satranç” olarak bile görülebilir. Oyunda yapabileceğiniz sayısız strateji var ama yavaş temposu bazı oyuncuları sıkabilir. Şahsen ben satrançta bile hızlı (bullet) tempoyu sevdiğim için oyunun temposu bana ağır geldi. Yine de uzun uzun düşünmek ve gerçek bir strateji deneyimi yaşamak isteyenler için kesinlikle şans verilmesi gereken bir oyun.
Is This Seat Taken?, herkesi memnun etmeye çalıştığımız bir bulmaca oyunu. Sadece demosunu deneme fırsatım oldu ama gayet keyif aldım. Günün sonunda çok ekstra bir şey sunmuyor olsa da tatlı grafikleri ve bulmacalarıyla şans verilmesi gereken bir oyun.
Şehir kurma oyunu denince akla gelen ilk oyun bu ve gerçekten işinin hakkını veriyor. Genel anlamda büyük bir eksiği olmasa da küçük eksikleri çok ve bunları genelde modlar kapatıyor. Şehir büyüdükçe yönetmek zorlaşıyor; keşke bir noktadan sonra bazı işler otomatiğe alınabilseydi. Örneğin, otobüs koyarken tek tek rotaları seçmek başta keyifli olsa da bir süre sonra sıkıcı hale geliyor. Kısacası, şehir kurma türünde oynayabileceğiniz en iyi oyunlardan biri. Modlarla çok daha keyifli hâle geliyor; sade hali ise 10 üzerinden 8. (Yalnız, Paradox’un DLC politikası yüzünden DLC’siz oynarsanız oyundan tam keyif alamayabilirsiniz.)
Mafia 1, her ne kadar orijinal hâlini oynamamış olsam da remake versiyonu beni çok etkiledi. Hikâyesi, görevleri ve karakterleriyle gerçekten bir aile gibiydik. Oyun yaklaşık 10 saatte bitti ama su gibi akıp geçti. Her yönüyle bir başyapıt. Tabii bu güncel oyun için puanım 8/10. Keşke orijinalini çıktığı dönemde oynayabilseydim; o zaman benim için tam anlamıyla bir efsane olurdu. Yine de harika bir deneyim ve unutulmaz bir mesaj bırakıyor: "Şunu asla unutmayın; para, iş, en iyi dostlar bile gelip geçicidir... ama aile? Aile her şeydir."
Inscryption, her yönüyle harika bir deneyim. Atmosferi, ses efektleri ve karakterleriyle gerçekten çok etkileyici. Hatta kart oyunlarını sevmeyen birine bile bu türü sevdirebilecek bir oyun. Kartların konuşması, ilginç karakterler ve boss savaşları, sanki biri bize masaüstü FRP oynatıyormuş gibi hissettiriyor.
Quake 3 Arena, çocukluğumun oyunlarından biri. Hızlı temposu ve aksiyonu ile o yıllarda çok keyif alıyordum. Şimdi tekrar oynayınca tabii ki çok eski hissettiriyor ama nostalji için hâlâ oynanabilir. (Pompalı hâlâ çok güçlü)
Donut County, küçükken oynadığım flash oyunları hatırlattı. Bir delik olarak her şeyi yutarak büyüyorsunuz. Oyun yaklaşık 1 saat sürüyor ve çok ekstra bir şey sunmuyor. Yine de tatlı grafikleri için göz atmaya değer.
Superliminal, beni maalesef hayal kırıklığına uğrattı. Daha iyi ve yaratıcı bir bulmaca deneyimi bekliyordum. Oyunda yaptığımız tek şey bir açıdan cisme bakıp devam etmek ya da cismi uzaklaştırıp büyütmekten ibaret. Ne yazık ki bundan fazlasını sunmuyor.
Neon White, hızlı aksiyon ve parkur mekaniğini birleştiren bir shooter oyunu. Yüksek temposuyla başta gerçekten içine çekiyor, özellikle ilk birkaç saat çok keyif veriyor. Ancak bir süre sonra hep aynı şeyleri yapma hissi oyundan soğutuyor. Ayrıca hikâyesi de oyuncuyu içine çekmekte pek başarılı değil.
Clash Royale, mobilde oynanabilecek en iyi strateji oyunlarından biri. Ama gelişmek istiyorsanız, ya yıllarınızı harcamanız ya da ciddi şekilde para yatırmanız gerekiyor. Ayrıca oyuna eklenen her yeni kartın aşırı güçlü olması ve bozuk metalar, zamanla oyundan soğumanıza neden olabiliyor. Sadece eğlenmek için oynuyorsanız keyifli, ama rekabetçi oynamak istiyorsanız cüzdanınızı boşaltmanız şart.
The Escapists 2, keyifli bir hapishaneden kaçma oyunu. Oyunun en güzel yanı, kaçmak için tek bir yol yerine birden fazla seçeneğin olması. Bu da her denemede farklı bir plan yapma imkânı sunarak oyunu daha eğlenceli hâle getiriyor.
Unpacking için aslında fazla söylenecek pek bir şey yok: Paketleri açıyor ve eşyaları yerleştiriyorsun. Küçük bir çocuğun büyüme sürecini ve hayatındaki değişimleri bu sade mekanikle anlatan oyun, basit oynanışıyla şaşırtıcı şekilde keyifli bir deneyim sunuyor. Herkesin denemesi gereken, sakin ve etkileyici bir oyun.
Rematch, son zamanlarda çıkan en iyi futbol oyunlarından biri. Oynaması gerçekten çok keyifli, tabii iyi bir ekibiniz varsa. Ne yazık ki tek başınıza oynadığınızda, maçlarda sadece bireysel oynayan ve çalımla gol atmaya çalışan oyuncularla karşılaşıyorsunuz. Bu da oyunun keyfini ciddi şekilde azaltıyor. Yani Rematch, iyi bir ekiple oynandığında oldukça eğlenceli olabilir ama tek başına yeterince tat vermiyor. Ayrıca oyun henüz yeni olduğu için içerik anlamında biraz kısıtlı. Zamanla gelişeceğini düşünüyorum ama şu anlık biraz eksik hissettiriyor.
To the Moon, kesinlikle güzel ve duygusal bir oyun. Ancak hakkında yapılan abartılı övgüleri hak ettiğini düşünmüyorum. Oyunu oynarken keyif alsam da, hikayesinin aslında daha iyi olmasını bekliyordum. Belki de beklentimi fazla yüksek tutmamdan kaynaklanıyordur. Yine de herkesin deneyimlemesi gereken, tatlı diyalogları ve müzikleri ile keyifli bir oyun olduğunu söyleyebilirim.
Forager, tatlı grafikleriyle birlikte oldukça eğlenceli bir deneyim sunuyor. Sıfırdan başladığımız adalarda yavaş yavaş gelişmek ve yeni bölgelerin kilidini açmak gerçekten çok keyifli. Her adada farklı bir şey keşfetmek, merak duygusunu sürekli canlı tutuyor. Bu yönleriyle Forager, oyunculara uzun süre sıkılmadan oynanabilecek keyifli bir deneyim sunuyor.
Super Auto Pets, basit görünümünün altında keyifli bir strateji sunuyor. Ücretsiz olması büyük bir artı, ancak oyuncu kitlesinin az olması ve farklı destelerin ücretli olması oyunun zayıf yönleri. Yine de basit yapısıyla arada girip oynamalık güzel bir strateji oyunu.
Alba: A Wildlife Adventure, tatlı karakterimize büyükannesinin verdiği kamerayla doğa fotoğrafçılığı yaptığımız sakin bir oyun. Kısa süreliğine keyifli bir deneyim sunuyor, ancak oynanış sadece etraftaki hayvanları bulup fotoğraflarını çekmekten ibaret olduğu için herkese hitap etmeyebilir.
TOEM, tatlı siyah-beyaz grafikleriyle hoş bir deneyim sunuyor. Kameramızı alıp etrafı fotoğraflamak keyifli, karakterlerin küçük hikayeleri de oyuna güzel bir tat katıyor. Ancak tüm bu öğeler genel olarak oldukça ortalama kalıyor. Kısa ve sakin bir oyun arayanlar için fena bir tercih değil.
AER: Memories of Old, huzurlu atmosferiyle keyifli bir uçuş ve keşif deneyimi sunuyor. Uçarak farklı yerleri gezmek ilk başta güzel hissettiriyor, ancak bu deneyim yaklaşık 1 saat sonra sıkıcı hale geliyor. Yine de fena olmayan, kısa süreli bir deneyim arayanlar için denenebilir.
Strange Horticulture, bir çiçekçi dükkanını yönettiğiniz, her gün gelen müşterilere doğru bitkileri vermeye çalıştığınız bir oyun. Bulmacalar çözerek yeni bitki türlerini keşfetmek oldukça keyifli. Ancak hikayesi beni içine çekemedi ve bu yüzden oyunu bitirmeden bıraktım. Yine de bulmaca yapısı ve oynanışı sayesinde denenmeye değer.
Prison Architect, keyifli bir hapishane inşa ve yönetim oyunu. Amacımız, hapishanemizi geliştirip daha tehlikeli suçluları barındırmak. Bu yönüyle eğlenceli ve yaratıcı bir deneyim sunuyor. Ancak 5-10 saatlik oynanıştan sonra içerik kendini tekrar etmeye başlıyor ve bir yerden sonra olay, sadece aynı hapishanenin daha büyük bir versiyonunu yapmaya dönüşüyor. Bu da zamanla oyundan alınan keyfi azaltıyor. (Bu yorum DLC'ler haricinde oynanışa aittir.)
League of Legends, keyifli ve rekabetçi yapısına rağmen toksik oyuncu kitlesi yüzünden oyundan soğutabiliyor. İyi bir arkadaş grubuyla oynadığınız takdirde çok keyif alabilirsiniz. Her şeye rağmen yine de 150’den fazla karakteri ve rekabetçi yapısıyla hâlâ türünün en iyilerinden. (Oyuna puanım 10 üzerinden 8, oyuncu kitlesine ise 4)
Brother: A Tale of Two Sons, kardeşinle tek klavyede iki kişi oynayabileceğin, tatlı bir hikayesi olan yaklaşık 3 saatlik güzel bir deneyim sunuyor. Grafikler biraz eski kalabilir ama hikayesi ve oynanışıyla kesinlikle şans verilmeli. (Remake’i hakkında bilgim yok ama yeni grafiklerle oynamak daha keyifli olabilir.)
Cat Quest, tatlı grafikleri ve eğlenceli yapısıyla kısa süreli bir macera-aksiyon deneyimi sunuyor. Yaklaşık 6 saatte tamamen bitirilebilen oyun, bu sürede keyifli vakit geçirmenizi sağlıyor. Ancak düşman çeşitliliğinin az olması ve zindanlarda sürekli aynı türlerle karşılaşmak, bir noktadan sonra sıkıcı hale gelebiliyor. Yine de sevimli tarzı sayesinde Cat Quest kesinlikle bir şansı hak ediyor.
Turmoil, keyifli bir petrol çıkarma simülasyonu. Oyun, özellikle ilk saatlerde kendini zevkle oynatıyor. Yeni eklenen multiplayer modu da oldukça eğlenceli duruyor. Ancak singleplayer tarafında bazı eksikler var: Rakip botlar oldukça zayıf, bu da oyunda gerçek bir rekabet hissi oluşturmuyor ve bir süre sonra motivasyonu düşürüyor. Yine de 3-4 saatlik eğlenceli bir deneyim sunuyor. (Not: Bu yorum yalnızca singleplayer deneyimine dayalıdır; multiplayer kısmı arkadaşlarla çok daha keyifli olabilir.)
Behind the Frame: The Finest Scenery, yaklaşık 2 saat süren, tatlı ve sıcak grafikleriyle öne çıkan bir oyun. Ancak ne yazık ki oyunun tek güçlü yanı da bu. Anlatılmak istenen hikâye bana göre sıkıcıydı ve bulmacalar da sadece tıklamaktan ibaretti. Yine de bir şans verilebilir; çünkü görsel tarzı gerçekten hoş ve denemeye değer.
Inside, etkileyici atmosferiyle 3-4 saatte biten kısa ama güzel bir deneyim sunuyor. Oyunun karanlık ve gizemli havası oyuncuyu içine çekiyor ve tek seferde sıkılmadan oynatıyor. Söylenecek fazla bir şey yok: alın ve bu deneyimi yaşayın.
Football Manager 2024, benim oynadığım ilk FM oyunu ve kesinlikle keyif aldım. Bir kulübü alıp sıfırdan dünya devine dönüştürmek gerçekten çok zevkli. Ancak oyunun bazı sıkıcı yönleri de var. Özellikle medya ve basın toplantıları ilk başta ilgi çekici olsa da zamanla sadece geçilen kısımlar haline geliyor. Oyuna alıştıktan sonra, ligdeki en kötü takımla bile bir senede şampiyon olmak mümkün hâle geliyor ve bu da oyunu bir yerden sonra sıkıcı hale getiriyor. Transferlerde de gerçekçilikten uzak bazı durumlar var—örneğin, düşük profilli bir kulüple bile saçma yüksek bonuslarla oyuncu almak mümkün ve yönetim buna genelde karşı çıkmıyor. Tüm bunlara rağmen, FM24 benim için +100 saatlik keyifli bir deneyim oldu.
Fall Guys, sevimli karakterleri ve renkli grafikleriyle dikkat çeken keyifli bir 3D platform oyunu. Oynaması eğlenceli olsa da, uzun vadede oyuncuyu tutacak derin bir içeriğe sahip değil. Yine de arada girip kafa dağıtmak için ideal bir oyun.
Unrailed!, tek başınıza veya arkadaşlarınızla oynayabileceğiniz eğlenceli bir tren rayı döşeme oyunu. Amacınız, treninizi mümkün olduğunca uzağa götürmek. İlk oynayışlarda oldukça keyifli olsa da, 3-4 saatlik bir deneyimin ardından sürekli aynı şeyleri yapmak sıkıcı hale gelebiliyor.
Astroneer, tatlı grafikleri ve uzay temasıyla ilk bakışta ilgi çekiyor. Ancak oyunda yapılabilecek şeylerin sınırlı olması, 2-3 saatlik oynanıştan sonra “şimdi ne yapacağım?” hissi yaratıyor. Açık dünyada gezip keşfetmek ilk başta keyifli olsa da bir süre sonra sıkıcı hale geliyor ve oyun amacını kaybediyor.
Dead Cells, klasik bir rogue-lite oyunu. Oyunu bu kadar popüler yapan en büyük etken, aksiyon ve platform öğelerinin son derece akıcı olması ve silah çeşitliliği sayesinde her oynayışta farklı bir deneyim sunması. Bu da onu türünün en iyilerinden biri haline getiriyor. Ancak buna rağmen her oyuncuya hitap etmeyebilir. Şahsen ben, bir süre sonra sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkıldım.
Dead Cells, klasik bir rogue-lite oyunu. Oyunu bu kadar popüler yapan en büyük etken, aksiyon ve platform öğelerinin son derece akıcı olması ve silah çeşitliliği sayesinde her oynayışta farklı bir deneyim sunması. Bu da onu türünün en iyilerinden biri haline getiriyor. Ancak buna rağmen her oyuncuya hitap etmeyebilir. Şahsen ben, bir süre sonra sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkıldım.
Valorant, klasik bir FPS oyunu ve karakterlerin özel yeteneklere sahip olmasıyla öne çıkıyor. Ancak bana göre, diğer FPS oyunlarına kıyasla bazı eksikleri daha belirgin. En büyük sorunlardan biri oyuncu kitlesi; yeni başlayanlar için oldukça toksik olabiliyor. Bir diğer olumsuz yön ise silah desenlerinin hiçbir şekilde ücretsiz edinilememesi. Ayrıca oyunun hızlı temposu, herkesin hoşuna gitmeyebilir. Kısacası, Valorant yerine tercih edilebilecek daha iyi alternatifler mevcut.
Brotato, boş vakitlerde zaman geçirmek için oldukça keyifli ve bağımlılık yapıcı bir oyun. Farklı karakter türleri ve yapılabilecek birçok kombinasyon sayesinde uzun süre oynanabilirlik sunuyor. Ancak bana göre en büyük eksisi, oyunun genel olarak kolay olması. Maksimum zorluk olan 5. seviye bile yeterince zorlayıcı değil. (Sonsuz mod da var ama aynı düşmanların sadece daha güçlü hâlde tekrar tekrar gelmesi pek keyifli değil.) Kısacası, Brotato eğlenceli bir oyun ama basit zorluğu nedeniyle bir süre sonra sıkıcı hale gelebilir.
Crusader Kings III, benim için büyük bir merakla başladığım ama sonunda hayal kırıklığı yaşadığım bir oyun oldu. İlk 10 saat boyunca gerçekten keyifli bir deneyim sunuyor, ancak sonrasında her şey tekrara biniyor. Farklı ülkelerle oynamak, sadece aynı şeyleri daha güçlü ya da daha zayıf bir devletle yapmak gibi hissettiriyor. Bu da birkaç farklı ülkeyle oynadıktan sonra oyunu sıkıcı hale getiriyor. İleride nasıl olur bilemem ama şu anki haliyle içerik açısından oldukça eksik.
Europa Universalis IV, benim büyük keyifle oynadığım bir tarih ve büyük strateji oyunu. Eğer bu türü seviyorsanız, sizin de seveceğinizi düşünüyorum. Oyunda her ülkeyle yapılabilecek yüzlerce farklı şey var, bu da oyunu tekrara düşmekten kurtarıyor. Uzun saatler boyunca keşfedilecek içerik sunuyor. Strateji severler için kesinlikle göz atmaya değer! (Bu yorum, oyunun DLC’leri dahilinde yapılmıştır; çünkü ek paketler oyunun derinliğini ve keyfini ciddi şekilde artırıyor.)
Papers, Please keyifli bir pasaport görevlisi simülasyonu. Oyun basit ama etkileyici bir mantığa sahip, ayrıca arka planda güzel bir hikaye anlatılıyor. Ortalama 5 saatlik süresiyle tatmin edici bir deneyim sunuyor. Özellikle sahte pasaportla gelen o meşhur adam unutulmaz sırf onun için bile oynanır. Yaşasın Arstotzka!
Terraria kesinlikle "2D Minecraft" değil. Oyunda birbirinden farklı birçok boss, keşfedilecek onlarca biyom ve yüzlerce item var. Her oynadığında bambaşka bir deneyim yaşatıyor. Sunduğu çeşitlilik sayesinde her oyuncuya farklı bir macera sunuyor. Ayrıca oyunun müzikleri de atmosferi tamamlayan harika bir unsur. Kısacası Terraria, her yönüyle dopdolu ve unutulmaz bir macera deneyimi sunuyor. Kesinlikle göz atmaya değer!
The Case of the Golden Idol, gerçekten keyifli bir bulmaca oyunu. Atmosferi insanı hemen içine çekiyor ve olay çözme hissini çok iyi veriyor. Oyunu oynarken gerçekten bir dedektif gibi hissettiriyor. Ancak özellikle bu türle çok içli dışlı olmayan oyuncular için oyunun zorlayıcı olduğunu söylemem gerek. Ben 6. seviyeye kadar oynadım ve çoğu bölümü ipucu olmadan geçemedim. Eğer büyük ve detaylı bulmacalar çözmeyi seviyorsanız, bu oyun sizin için 10 üzerinden 9 olabilir. Ama ortalama bir oyuncu için zor ve karmaşık olabiliyor, bu yüzden genel puanım 10 üzerinden 7.